‘’Zaman’’a hükmeden beyin mi, duygular mı?

Zaman, neden bazen bir türlü geçmek bilmezken bazen saatler adeta ışık hızıyla ilerler? Mutluyken ya da stresli bir dönemde zamanı farklı hissedip algılamamızın nedeni nedir? Beynimiz zamanı nasıl kodlar ve zamanın görsel algısı nasıl oluşur? İletişim çağında yaşayan bireyler olarak zaman algımız bizden önceki kuşaklara göre nasıl farklılaştı? Boğaziçi Üniversitesi’nin güncel bilimin farklı alanlarında merak yaratan konuları kamuoyuyla buluşturmak yönünde bu yıl başlatmış olduğu ‘’Açık Ders’’ seminerlerinin bu dönemki son konusu ‘’Zaman Algısı’’ydı. 31 Mayıs’ta gerçekleştirilen seminer öncesinde Yrd. Doç. Dr. İnci Ayhan ile zamana dair söyleştik.

Boğaziçi Üniversitesi bu yıl Bahar dönemi itibariyle güncel bilim konularını Açık Ders formatında toplumla buluşturdu. ‘’Zaman Algısı’’ başlıklı seminerinizin içeriğinden bahsedebilir miyiz?

İnci Ayhan: İnsanlar zamanı mikrosaniyelerden günlük döngülere uzanan oldukça geniş bir skalada işlemler. Sinyallerin sol ve sağ kulağa ulaşımlarındaki mikrosaniyelik farktan sesin lokasyonuna yönelik saptamalarda bulunan işitsel mekanizmalar saniyenin milyonda biri gibi küçük bir zaman ölçeğinde faaliyet gösterirken, farklı hecelerdeki hızlanma, duraksama gibi temporal ipuçlarını kullanarak konuşulanları anlayabilmemizi sağlayan dil işlemcileri ya da yaklaşan bir topun hızını algılamamızda rol oynayan görsel hareket detektörleri ve bu bilgiyle koordine bir şekilde elimizi tam da doğru anda kaldırarak iyi bir vuruş yapabilmemizi sağlayan motor mekanizmalar milisaniye ölçeğinde işlem yaparlar. Saniye ve dakika ölçeğinde gerçekleşen işleyişlerde ise bilişsel süreçler devreye girmeye başlar. İçimizden sayarak ya da tempo tutarak iki olay arasında ne kadar süre geçtiğine dair bilinçli tahminler yürütebilmemiz buna örnek olarak gösterilebilir. Ya da canımız sıkıldığında zamanı sanki hiç geçmiyormuş gibi algılamamız da yine bu aralıkta kalan süreçlerin bir sonucudur. Skalanın en ucundaysa 24 saatlik içsel salınımlar göstererek uyku-uyanıklık, açlık-tokluk gibi hayati döngülerimizi düzenleyen biyolojik saat mekanizmaları yer alır. Günlük döngüleri düzenleyen bu mekanizmaların moleküler ve biyokimyasal prensiplerine yönelik yapılmış araştırmalar konuyu aydınlatmaya yönelik ufuk açıcı bilgiler sunmuştur. Zamanın milisaniye ve saniye ölçeğinde nasıl işlemlendiği ise halen bulanık ve görece soru işaretleriyle dolu bir alandır. Dış dünyadan gelen bilgi zaman ve mekân eksenlerinde farklılık gösteren karmaşık sinyallerden oluşur. Dolayısıyla zaman bilgisinin milisaniye ölçeğinde nasıl işlemlendiğini bilmeden algısal süreçleri ve dış dünyanın zihnimizdeki içsel temsilinin nasıl oluşturulduğunu anlayabilmemiz mümkün olamaz. Seminerde zaman algısının özellikle de görme duyusu ile ilişkili bu algısal mekanizmalarına, zamanın bireyden bireye farklılık gösterebilen öznel deneyimlerine, zamanla ilişkili yanılsamalara ve bunları açıklamaya yönelik ortaya konmuş farklı kuramlara odaklandım.

Zaman herkes tarafından aynı algılanan bir kavram mı?

Bizler, dış dünyanın ancak kendi duyusal, algısal ve bilişsel sistemlerimizin süzgecinden geçmiş iç temsillerini deneyimleyebiliriz. Her ne kadar objelerin fizik dünyadaki formları, hareketleri, konumları, yansıttıkları ışığın dalga boyları genelgeçer nesnel bir gerçekliğe sahip olsa da, bu niteliklere dair sinyaller retinaya düştüğü andan itibaren sistemin duyusal, algısal ve bilişsel mekanizmalarınca işlemlenir ve farklı bir mahiyet kazanır. Görsel sistemleri sağlıklı addedilen bireylerde sinyal retinadan kortekse ulaşana dek işleyiş alt düzey dediğimiz ve kişiden kişiye görece az farklılık gösteren duyusal mekanizmaların kontrolü altındadır. Ancak sinyal korteksin üst düzey aşamalarına geldiğinde geçmişte öğrenilmiş bilgiler, edinilmiş deneyimler ve beklentiler gibi öznel bilişsel süreçlerin de etkidiği karmaşık bir ağın süzgecinden geçer ve en nihayetinde öznel bir algı oluşturur. Bu bakımdan yalnızca zaman değil, renkler, hareketler, kokular, sesler, dokunuşlar, formlar, tatlar, kısacası duyu organlarımızla duyumsadığımız her şey her birimizce farklı algılanır ve deneyimlenir. Ancak bu farklılık gelişigüzel ve kaotik değildir. Kişilerarası farkları yaratan ve hepimizin duyu sistemlerinde ve zihinlerinde ortak olan genelgeçer kuralların, mekanizmaların ve işleyişlerin bir çıktısıdır. Kimi teorisyenler, zamanı mekânın üç boyutuna ek dördüncü boyut olarak kabul ederler.

Ancak sistem açısından zaman ve mekân bilgilerinin işlemlenmesinde kritik bir fark vardır. Objelerin mekândaki konumlarına yönelik sinyaller o objeden yansıyan ışığın retina üzerindeki koordinatta hangi noktaya denk geldiği kodlanarak işlemlenirken, zamanı işlemlemeye yönelik belirgin bir sensör yoktur. Böylesi bir temporal sensörün olmayışı biz araştırmacılar açısından zaman algısının nöral mekanizmalarını çözümlemeyi zorlaştıran etmenlerden biridir. Bu noktada yanılsamalar ve bu yanılsamalara yol açan etmenlerin sunduğu ipuçları sistemde zaman bilgisinin nasıl işlemlendiğine yönelik kıymetli ipuçları sunar.

Zamanla iyi geçinmeyi bilmek

Zamanı hangi durumlarda olduğundan farklı algılarız? Stres, hastalık, ani bir felaket haberi ?

Charles Lutwidge’in Alice Harikalar Diyarında’sında öznel zamanın yanılsamalara açık olduğunu anlatan çok sevdiğim bir bölüm vardır: Sürekli bilmeceler soran şapkacıya “Düşünüyorum da, zamanınızı yanıtı olmayan bilmeceler sorarak harcayacağınıza daha iyi amaçlar adına kullanabilirsiniz” diye çıkışır Alice. “Eğer ki Zaman’ı benim kadar iyi tanımış olsaydınız” diye yanıtlar şapkacı, “O’ndan harcanabilen bir nesne olarak değil, bir kişi gibi bahsederdiniz.” Alice, bu sözlerin ne anlama geldiğini anlamaz. “Elbette ki anlamıyorsunuz” diye baş sallar şapkacı kibirli bir tavırla. “Öyle tahmin ederim ki, Zaman’la bir kez olsun konuşmamışsınızdır bile.” “Zannedersem hayır” diye yanıtlar Alice tedbirle. “Ancak müzik dinlerken ne kadar zaman aralıklarıyla tempo tutulması gerektiğini biliyorum.” “Ya, işte şimdi anlaşıldı” der şapkacı. “Zamanın temposu tutulmaz. Oysa O’nunla iyi geçinmeyi bir öğrenebilseniz, saati hep sizin keyfinize göre işletir. Söz gelişi sabahleyin saat dokuzda, tam derslere başlama vakti ona şöyle bir fısıldadınız mı, gözünüzü açıp kapayana kadar fırt diye döner, bir de bakarsınız saat 13.30 olmuş, tam yemek vakti!” Burada şapkacının zamanla iyi geçinmekten kastettiği nedir; neden zaman bazen bir türlü geçmek bilmezken bir diğer zaman saatler hemencecik uçuverir.

Öznel zamanda yanılsamalara neden olan etmenler çok çeşitlidir. Duygu durumumuzdan, stres düzeyimize, hormon seviyelerimizden, vücut sıcaklığımıza, ne denli uyanık olduğumuzdan dikkatimizi belli bir işe ne kadar verdiğimize kadar pek çok etmen zamanı nasıl algıladığımızda farklılık yaratabilir. Beynimizde zamanı algılamaktan sorumlu bir saat olduğunu varsayan kuramlar, zaman algısında oluşan farklılıkları heyecan, duygudurum, stres gibi faktörlerin içsel saatin “tik” üretme hızını değiştirdiği varsayımıyla açıklarlar. Bu kuramlara göre fizyolojik temelli bir salıngaç sürekli olarak tıpkı saatlerdeki saniye kollarının ürettiği tikler gibi belli frekanslarda “tik”ler üretir ve bu tikler hipotetik bir akümülatörde toplanır. Yargıda bulunulacak sürenin sonuna gelindiğinde akümülatöre açılan kapı kapatılır ve o ana kadar birikmiş olan tikler uzun süreli bellekte kodlanmış bir referans değerle karşılaştırılarak geçen zamanın ne kadar sürmüş olabileceğine dair bir tahmin üretilir. Heyecanlandığımızda, dikkatimizi süresine yönelik yargıda bulunacağımız uyaranlar üzerinde yoğunlaştırdığımızda, âşık olduğumuz kişinin gözlerine baktığımızda, ya da korktuğumuzda içsel saatin salıngacının normal seyrine nazaran görece daha fazla tik ürettiği düşünülmektedir. Akümülatörde toplanan tiklerin sayısındaki bu görece artış, öznel zaman algısında da uzama meydana getirir. Ancak son yıllarda yalnızca belli bir duyuya has zaman yanılsamalarına neden olan bir takım faktörler ortaya çıkarılmış, içsel saat kuramı sorgulanmaya başlanmıştır. Örneğin, göz hareketleri görüş alanımıza giren uyaranların öznel zamanlarında değişikliğe sebep olmaktadır. Parlak, hızlı ve büyük uyaranlar sırasıyla mat, yavaş ve küçük uyaranlara nazaran zamansal açıdan daha uzun sürmüş gibi algılanmaktadır. Keza yine görsel alanda belli bir nokta harekete adapte edildiğinde, öznel zaman algısı yalnızca bu noktada kısalmaya uğratılabilmektedir. Bu bulgulardan, her bir duyu sistemine has, özelleşmiş temporal mekanizmaların olabileceği çıkarımı yapılabilir. Dolayısıyla zamanı kodlayan tek bir beyin bölgesi yoktur. Yapılan çalışmaların sonuçlarından öyle anlıyoruz ki zaman, beynin farklı alanlarına yayılmış farklı mekanizmalarca işlemlenmektedir.

Tehlike karşısında zaman hızlanıyor

Zaman algısındaki değişimler, zamanı her zamankinden farklı hissetme ve algılamamıza yol açan durumlar esnasında beynimizde ne gibi değişiklikler yaşanıyor? Algıdaki değişimi yaratan beyin mi, yoksa duygular mı? Ya da her ikisi mi? Bu anlamda aslında zihnimiz ya da duygularımız bu değişimde ne gibi roller oynuyor?

Aslına bakarsanız zamanı her zamankinden farklı algılamamıza neden olan mekanizmaların neler olduğu hakkında halen çok az şey biliyoruz. Zaman algısına yönelik araştırmaların ivme kazanması ancak son 15-20 yılda gerçekleşti. Bunun öncesinde bilim insanları daha çok uzam-mekân algısına odaklanmış idiler. Bugünse, bilim dünyasında dış dünyadan gelen sinyallerin zamansal ve uzamsal boyutlarının ilişki içerisinde olduklarının ve sistemde birinin nasıl işlemlendiğini anlamadan diğerinin nasıl işlemlendiğinin de tam olarak anlaşılamayacağının farkındalığı oluşmuş durumda.

Doktoram sırasında yürüttüğüm araştırmaların sonuçları, duyu sistemlerinin daha ilk aşamalarında bile zaman algısının işlemlenmesine yönelik mekanizmaların var olabileceğini göstermektedir. Bu çerçevede, görsel sistem özelinde zaman da, tıpkı renk, hareket, ya da form gibi uyaranın bir özelliği olup, retinadan itibaren işlemlenmeye başlanıyor olabilir. Böyle bir kuram zamanı soyut bir kavram olmaktan çıkarıp, duyu organlarının işlemleyebildiği bir sinyal olarak ele alır.

Bu noktada sorunuza dönecek olursam, “Algıdaki değişimi yaratan beyin mi, yoksa duygular mı?” Öyle görünüyor ki bu değişimleri yaratan kimi zaman korteks altı duyusal işleyişler bile olabilmektedir. Ancak sizin de bahsettiğiniz üzere duyguların zaman algısı üzerindeki etkileri de yadsınamaz. Örneğin, bir tehlikeyle karşılaşıldığında zaman sanki genişlemiş, “hızlanmış” gibi algılanır. Bu durumun, organizmanın tehlikeye karşı bir an önce harekete geçmesini tetiklemek için evrildiği düşünülmektedir. Bir aslanla burun buruna gelen kişi “Saniyeler geçti ben hala kaçmaya başlamadım!” diye düşünürken aslında karşılaşmadan o yana sadece tek bir saniye geçmiş olabilir.

Zaman algısı çağa, yaşam şartlarına, fiziki koşullara ve en geniş anlamıyla yaşam biçimlerine göre nasıl evriliyor? İletişim çağında yaşayan, bilgi ve görsel anlamda 7/24 çevreden gelen uyarıcılardan beslenen /bunlara maruz kalan bireyler olarak zaman algımızda ne gibi sapmalar yaşıyoruz? Bizden bir veya birkaç kuşak öncesine göre durumu nasıl görüyorsunuz?

Genetik yatkınlıkların çizdiği çerçeve ve genlerle belirlenen limitler içinde insan beyni gerek görsel, gerekse işitsel, kimyasal, dokunsal kısaca duyusal olarak tüm maruz kaldıkları ve öğrendikleriyle “yoğrulabilir” bir nöroplastisiteye sahiptir. Dolayısıyla çevresel koşullarda oluşan değişimlere adapte olacak şekilde beyinde yeni sinir ağları kurulabilir, hâlihazırda var olan bağlantılar güçlenebilir, yapılan zihinsel egzersizlerle davranışa yansıyan performansta bir takım artışlar gözlemlenebilir. Örneğin, ekranda beliren uyaranlara bir an önce yanıt vermeyi gerektiren bilgisayar oyunları, aksiyon oyunlarını seven kullanıcıların duyu-motor koordinasyonlarında ve tepki hızlarında artışlar getirebilir. Keza yine tenis oynayanlar, antremanlar sayesinde temporal duyarlılıklarını milisaniye aralığında arttırabilir, kollarını doğru zamanda kaldırıp hamleyi doğru zamanda yapabilmeyi öğrenebilirler.

Yaşla birlikte zaman algısı değişiyor

Zaman algısına etkide bulunan bir diğer faktör de sürpriz etkisi yani yenilikler ve beklenmezliklerle gelen öznel uzamadır. Yeni insanlarla tanıştığımız, yeni mekânlara girdiğimiz, takı tasarımı, dans gibi yeni bir uğraşla tanıştığımız zamanlarda vakit görece genişler, bir halk deyişiyle günler bereket kazanır. Bu nedenle de tatiller için yeni yerler, yeni kültürler tanıyacağımız rotalar seçmek yaşam süremizde hissiyat olarak göreceli bir artışa neden olabilir. Hayatı rutine binmiş, sürekli aynı işle meşgul kişiler ise günlerin geçip gidiverdiğini zamanın sanki kum tanecikleri gibi ellerinden kayıverdiğini hissederler. İçsel saat kuramı, yeniliklerin getirdiği zamansal uzamayı dikkat ile açıklar. Yeni ve beklenmedik bir uyaranla karşılaştığımızda ona daha fazla dikkat verir, daha uyanık bir zihin durumuna geçeriz. Bu durum, salıngacın daha hızlı tik üretmesini tetikler ve birim zamanda akümülatörde daha fazla tik birikir. Bu tik sayısı referans değerle karşılaştırıldığında, organizma zamanda öznel bir uzama algılar.

Bu bağlamda yaşla da zaman algısında farklılaşmalar oluşur. Hayatta bizleri şaşırtan şeyler azaldıkça, aldığımız yaşlarla beraber çevremizde olup biten olaylara karşı alışkanlık ve aşinalık geliştirdikçe takvim yaprakları da daha hızlı düşmeye başladı gibi algılanır.

Söyleşi: Duygu Durgun Köseoğlu/ Kurumsal İletişim Ofisi

Fotoğraflar: Kenan Özcan

Share