‘’Mükemmel insan’’a ulaşmak için daha çok yolumuz var

Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Başkanı Prof. Dr. Esra Battaloğlu ile Genom araştırmaları, kişisel tedaviler ve hastalıkların hedefli tedavileri alanlarında önemli mesafelerin kat edildiği günümüzde söz konusu alanlarda bu başlıklardaki son gelişmeleri ve kendi araştırma projelerini konuştuk.

Prof. Dr. Esra Battaloğlu’nun bilimsel araştırmaları periferik sinir sistemini etkileyen, yani kas sistemimizi ve beş duyumuzu düzenleyen hücrelerdeki kalıtsal nöropatilerden sorumlu genlerin ve moleküler mekanizmaların aydınlatılması üzerinde yoğunlaşıyor.

Bu çerçevede, Herediter Motor ve Duysal Nöropati (HMSN) ya da Charcot-Marie-Tooth (CMT) Hastalığı olarak bilinen hastalığa neden olan genlerin tanımlanması ve hastalığın genetik tanısı ülkemizde ilk olarak Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü laboratuvarında gerçekleştirildi.

1990’ların ortasında başlanan çalışmalar kapsamında ülkemiz genelinden nörologlar tarafından laboratuvara yönlendirilen ailelerle gerçekleştirilen çalışmalar sonucunda en sık mutasyon görülen genler arasında bulunan MNF2 ve SH3TC2 genleri olmak üzere, HINT1 ve FGD4 genleri tanımlandı.

Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü laboratuvarı halen CMT moleküler genetiğinde uluslararası referans konumunda olan ve yurtdışında bu konuda çalışan bilim insanları ile ortak çalışmalar yürüten merkezlerden biri olarak öne çıkıyor.

Esra Battaloğlu, 2010 yılından itibaren ender rastlanan, spastisite, yürüme bozukluğu, güçsüzlük gibi tipik özellikler taşıyan Herediter Spastik Paraparezi (HSP) hastaları için başlatılan genetik araştırmalarda yeni bir gen (KIF1C) belirlendiğini ve ülkemiz HSP hastalarının DNA örnekleri ile bir HSP bankası oluşturulduğunu ekliyor. Türkiye’de bölüm olarak ilk defa genetik çalışmaları başlattıklarını belirten Battaloğlu, halen TÜBİTAK destekli projeler yürüttüklerini ekliyor:

‘’CMT hastalarının ender görülen tiplerinin genlerini tanımaya çalışıyoruz. Bu kapsamda ‘Hücrede ne oluyor da sinir hücresi çalışamaz hale geliyor’’ sorusunun yanıtını bulmaya çalışıyoruz. Hastalığın mekanizmasını aydınlatabilirsek ilaç tedavileri de geliştirilebilir diye düşünüyoruz’’.

CMT Hastalığının 2500 kişide bir görüldüğünü ifade eden Battaloğlu, hali hazırda Türkiye’de 30 bini aşkın sayıda CMT hastası bulunduğunu belirtiyor: ‘’Her 2.500 kişide bir görüldüğü düşünülürse Türkiye’de günümüzde bu hastalıktan muzdarip 30 binden fazla kişi olduğunu biliyoruz, bunların bir kısmı da henüz genetik tanısı konulmamış hastalar. Hastalar açısından bakıldığında, biz şu aşamada sadece genetik tanı vermiş oluyoruz ama aynı zamanda o kişinin belki bir sonraki jenerasyona aktarmayı tercih etmeyeceği bir duruma dair bir opsiyon vermiş oluyoruz.

CMT ve HSP ölümcül hastalıklar değil ancak yaşam kalitesini düşüren sonuçları var. Hastalarda yürüme zorluğu, ellerini kullanma zorluğu ve vücut deformasyonları ortaya çıkıyor, ayrıca çok sık düşüyorlar. Hastalık belirtileri genellikle 20 yaşından sonra ortaya çıkıyor ve zaman içinde semtomlar ağırlaşıyor. Hastalığın ileri yaşlarda, örneğin kişinin evlenip çocuk sahibi olmasından sonra ortaya çıkması bu bakımdan kalıtsal açıdan olumsuz sonuçlar doğurabiliyor’’ diye devam eden Prof Battaloğlu gelişen teknolojiler sayesinde bu hastalığa neden olan çok sayıda genin tanımlandığını ancak hastalığın klinik seyri aynı olsa bile her bir hastada bu durumun farklı bir genden kaynaklanabildiğini ekliyor.

Battaloğlu, CMT hastalığının teşhisinin daha az maliyet sonucu getirecek yeni bir test ile yapılması yönünde hazırladıkları bir proje olduğunu ancak söz konusu projenin TÜBİTAK desteği alamadığını belirterek şöyle devam ediyor:

‘’Şimdi genetikçiler olarak işimiz biraz daha zor. Genetik tanı yapabiliyoruz zira zaman içinde bilgi birikimimiz arttı, teknolojiler çok gelişti. Biz de bu birikimle teknolojiyi bir araya getirmek üzere hastalar için bu tanıyı daha az maliyetle yapmayı amaçlayan bir test projesi geliştirdik ancak ne yazık ki TÜBİTAK’ta kabul almadı bu proje. Biz bugüne kadar 1500 hasta ile çalıştık. Dolayısıyla elimizde önemli bir bilgi birikimi söz konusu. Hastalığın teşhisini daha az maliyetle mümkün kılacak ve daha çok hastaya ulaşabilecek bu proje için ancak maddi kaynağımızın olmaması nedeniyle artık hasta kabul etmemek durumunda kaldık. Bu durumda hastaları özel laboratuvarlara yönlendiriyoruz. Bu da maliyet noktasında hastayı dezavantajlı hale getirebiliyor’’.

Öte yandan CMT ve HSP hastalarında yeni genlerin tanımlanması konusunda TÜBİTAK destekli birer projenin de devam ettiğini belirten Prof. Esra Battaloğlu, ‘’Bizim asıl hedefimiz hasta. Belki kısa vadede bu bilgi birikimi hastaların sorunlarını hemen çözemeyecek ama ileride bu tür hastalıkların tedavisinde ilaçlı tedavi kullanılması amaçlanıyor. Örneğin bizim de üzerinde çalıştığımız belirli bir gende (MTMR2 geni) ilaçla tedavi yöntemi geliştirildi, halen bu ilacın insanlarda denenmesi için belirli safhalarda çalışmalar sürdürülüyor. Bizim hastalarımız da bu çalışmalara katıldılar. Şu anda ilacın denemeleri yapılıyor ve bu çok önemli bir gelişme’’ diyor.

Bütün bu araştırmaların bu işe kendini adamış doktorlar sayesinde gerçekleşebildiğini vurgulayan Battaloğlu, ‘’Biz de projenin başından beri Prof. Dr. Yeşim Parman ile (İÜ Tıp Fakültesi Nöroloji Bölümü) güzel bir işbirliği içindeyiz ve bu kapsamda ABD ve Avrupa’dan ülkelerin yer aldığı CMT konsorsiyumun içinde Türkiye olarak biz de yer alıyoruz. Dolayısıyla konsorsiyumda gündeme gelen, ilaçla tedavi gibi gelişmelerden Türkiye’deki hastalarımızı hemen haberdar edebiliyoruz’’ diyor.

Peki tıptaki uygulamalarla, genetik bir hastalığı olan bir kişiye, bu hastalığın sonraki jenerasyonlara taşınmaması amacıyla nasıl müdahale edilebilir?

Genetik araştırmaların hedefi ‘’Süper İnsan’’ mı?

Esra Battaloğlu tıp dünyasında şu anda uygulanmakta olan temel yöntemin in vitro Fertilizasyon -IVF- yöntemi olduğunu ancak bu alanda Nature dergisinde gündeme gelen çok yeni bir çalışmayla belirli bir gendeki bozukluğun ortadan kaldırılabildiğinin kanıtlandığını şöyle aktarıyor:

‘’Ebeveynler ailede kalıtsal bir hastalık varsa bu yönteme başvurabiliyorlar. Anne rahmine yerleştirilmeden önce seçilmiş embriyolar alınarak test ediliyor ve herhangi bir embriyoda genetik bir hastalık var mı yok mu diye bakılıyor. Sorun tespit edilmeyen embriyolar anne rahimine yerleştiriliyor. Bu aynı zamanda pek çok genetik hastalık için kullanılan bir yöntem. Bunun dışında yeni çalışmalar da var. Bu sene Ağustos ayında Nature dergisinde yayınlanan son çalışmada ise bu alanda gelinmiş en son noktayı görüyoruz. Orada daha embriyo safhasında genetik hastalığı olan embriyonun geni düzeltiliyor ve sorun tamir ediliyor.

Crispr/Cas9 adlı çok yeni bir yöntem var, biz de bu yöntemi geni bozmak veya düzenlemek için kendi laboratuvarlarımızda da kullanıyoruz. Bu çalışmada ise aynı yöntem bu kez embriyo safhasında kullanılıyor. Çünkü bu safhada bozuk bir gen olduğu biliniyor ve bu bozukluk tamir edilmeye çalışılıyor. Bu çalışmada iki önemli husus var; sperm Crispr/Cas9 ile birlikte enjekte edildiğinde hedefli biçimde bozuk genin başka bir hataya neden olmaksızın düzeltebildiği görülüyor. İkincisi ise, o embriyodan oluşacak hücrelerin tümünün doğru DNA’ya sahip olduğu görülüyor. Yani bu embriyodan oluşacak bireyin tüm hücrelerinde o genin düzeltilmiş olacağı kanıtlanmış oldu.

Bu çalışmalar popüler bilim dünyasında ‘’Süper insan yaratılıyor’’ gibi yorumlara yol açabiliyor. Ancak bu tür yorumlar oldukça tartışılır nitelikte. Zira bu teknolojiyle sadece belirli bir genetik bozukluğun ortadan kaldırılması hedefleniyor. Çünkü burada belirli bir genetik hastalığa neden olan tek bir gen hedef alınıyor ve tek bir gen değiştiriliyor. Oysa mükemmel bireyde olmasını arzu ettiğimiz özellikler birçok genin etkileşimi sonucu ortaya çıkıyor. Dolayısıyla mükemmel insan için önümüzde alınması gereken daha çok yol var’’.

Share