Boğaziçili akademisyenler araştırdı: Çiftçiler ne istiyor?

Tarımsal üretimde teknolojik gelişmeler hızlanırken nesilden nesile aktarılan ve yüzyıllara dayanan geleneksel tarım bilgisi çiftçiler için önemini koruyor. Üstelik salgın döneminde yerel tarımın önemi daha da anlaşıldı. Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyeleri Zühre Aksoy ile Özlem Öz, bilimsel bilgiyle geleneksel tarım bilgisinin çiftçilerin ihtiyaçlarını gözetecek şekilde nasıl bir araya getirilebileceğini sahada araştırdı. Araştırmacılar, “Görüştüğümüz çiftçilerin çoğu ziraat mühendisleriyle bir araya gelmeye çok önem veriyor. Ekim sırasında mühendislerin tarlaya gelip neyin doğru neyin yanlış olduğunu göstermelerini istiyorlar. Çiftçiler ve tarım uzmanları, ziraat mühendisleri eşit bir zeminde birbirlerinin bilgilerinden yararlanarak birlikte çalışmalı ve bu süreç kurumsallaşmalı,” ifadelerini kullandı.

Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Zühre Aksoy ile İşletme Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Özlem Öz’ün geçtiğimiz aylarda “Journal of Rural Studies”de yayımlanan makalesi, bilimsel bilginin çiftçilerin geleneksel tarım bilgisine nasıl entegre edilebileceği sorusuna odaklanıyor. Makalenin çıkış noktası ise Aksoy ve Öz’ün hem Türkiye’nin farklı yörelerinden öncü çiftçiler hem de kadim bir buğday çeşidi olan kavılca buğdayını Kars’ta yetiştirmeye devam eden 22 çiftçi olmak üzere toplam 30 çiftçiyle görüşerek derinlemesine mülakatlar yaptıkları bir saha çalışmasına dayanıyor. Zühre Aksoy ve Özlem Öz’e araştırmalarının ayrıntılarını ve sonuçlarını sorduk.

Çiftçilerin geleneksel tarım bilgisi kavramından ne anlamalıyız?

Aslında geleneksel tarım bilgisinden önce tarımsal biyolojik çeşitlilikten bahsetmek gerekiyor. Dünya nüfusunun temel gıda ihtiyacını karşılayan pek çok tarımsal ürün var. Bu ihtiyacın önemli bir bölümünü buğday, pirinç, patates, mısır gibi ürünler karşılıyor. Bugün bu ürünlerin tabağımıza yemek olarak gelmesi, çiftçilerin binlerce yıl önce bu ürünlerin yabani akrabalarını yetiştirmeye başlamasıyla mümkün olmuş. Tarımın yapılmaya başlandığı merkezler de gen merkezi olarak biliniyor.

Örneğin buğday coğrafyamızın en temel tahılı ve Anadolu bu noktada çok önemli bir gen merkezi. Çok değerli bilim insanı Mirza Gökgöl’ün, ki Türkiye’nin Buğdayları isimli çok önemli bir eseri var, 1929-1955 arasında Anadolu’yu dolaşıp binlerce buğday materyali topladığını biliyoruz. Anadolu sadece buğdayın değil, pek çok farklı tahıl, meyve ve baklagilin de gen merkezi.

“Küresel gıda güvenliğini sağlamada geleneksel tarım bilgisi kilit rolde”

Geleneksel tarım bilgisi deyince de bu gen merkezlerinde tarım yapan çiftçilerin yüzyıllardır süregelen ekim pratiklerini, tohumların, toprağın ve içinde bulundukları ekosistemin özellikleriyle ilgili bilgi birikimini anlıyoruz. Deneme ve deneyim yoluyla, tekrar ederek, gözlem yaparak, değişen iklim koşullarına uyum sağlamak için zaman zaman ekim pratiklerinde değişiklikler yaparak kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktarılan çok değerli bir bilgi bu. Ayrıca çiftçilerin bulundukları coğrafyaya has, oranın özelliklerini bir araya getiren yerel bir bilgi.

Bugün tarımsal biyoçeşitlilik, atalarının geleneksel tarım bilgisini ve tohum çeşitlerini nesilden nesile aktaran çiftçiler sayesinde korunuyor. Bu bölgelerde ekilen yerel çeşitler müthiş bir gen zenginliği barındırıyor ve bu yüzden bitki ıslahında, modern tohum çeşitlerinin ortaya çıkmasında da önemli rol oynuyor. Özellikle de iklim değişikliğinin tarımsal üretime olumsuz etkileri düşünüldüğünde, değişen iklim şartlarına uyum sağlayabilen dayanıklı tohumların yetiştirilmesi ve küresel gıda güvenliğini sağlamak için geleneksel tarım bilgisi kilit rolde. Bir şey daha ekleyelim, bu geleneksel bilgi modern üretim yöntemleri yaygınlaştıkça kaybolmaya başlıyor, bu yüzden bu bilginin korunması günümüzde daha da önemli.

Araştırmanızı iki aşama halinde yürütmüşsünüz, bu aşamalarda konuşacağınız çiftçileri nasıl seçtiniz ve bu şekilde ayırmanızın nedeni neydi?

Evet, araştırmamızı iki aşamalı planladık. İlk aşamada Türkiye’nin farklı yörelerinden öncü çiftçilerle konuştuk. Bu çiftçiler geleneksel üretim yöntemlerinin ve geleneksel bilginin öneminin farkında olan ve bilinçli bir şekilde bu yöntemleri tercih eden çiftçilerdi. Çeşitli dayanışma ağları ve kooperatiflerin parçası durumundalar ya da bu yönde girişimleri vardı. Antakya’dan, Niğde’ye, Adapazarı’ndan, İzmir ve Kars’a geniş bir coğrafyayı kapsayan bu görüşmelerimiz sayesinde aklımızdaki sorunların alandaki yansımalarını gördük ve bir sonraki adımımızı net bir şekilde planlayabildik.

Araştırmamızın ikinci aşamasını ise Kars’ta yürüttük. Bu noktada bahsettiğimiz öncü üreticilerden biri olan İlhan Koçulu geleneksel buğday çeşitlerini yetiştirmeye devam eden çiftçilerle görüşmemizde bize çok yardımcı oldu. Sonra da kartopu yöntemiyle ulaşabildiğimiz kadar çok çiftçiyle görüştük.

Kars’a özgün kadim bir buğday çeşidi: Kavılca

Peki, ikinci aşamada saha olarak Kars’ı seçmenizin nedeni neydi?

Aslında ilk aşamada ortaya çıkan genel görünümü bir örnek vakayı derinlemesine inceleyerek detaylandırmak istedik. Çiftçilerin geleneksel bilgi ve yöntemleriyle bilimsel tarım bilgisi entegre olduğunda ortaya çıkan imkan ve kısıtları araştırmak için Kars mükemmel bir örnek. Türkiye’nin sosyo-ekonomik olarak en yoksul yörelerinden biri, ancak biyolojik çeşitlilik açısından çok önemli bir yere sahip. Burada geleneksel buğday çeşitleri yetiştirilmeye devam ediyor. Özellikle de en eski buğday çeşitlerinden biri olan ve yöreyle özdeşleşen kavılca buğdayını yaşatmak için çaba gösteriyorlar. Saha çalışmamızda çok güzel insanlarla karşılaştık. Örneğin, geç saatlere kadar bize zaman ayıran ve kendisi de kavılca eken bir değirmenciye teşekkür ettiğimizde “Ne demek Hocam, yeter ki kavılca yaşasın,” cevabını duygulanarak hatırlıyoruz.

Tarımda teknolojik yöntemler geliştirilirken temel öncelikler neler, bu öncelikler arasında çiftçilerin ihtiyaçları belirleyici mi?

Genelde önceliklerin iklime ve farklı koşullara uyum sağlayan, kimyasal girdilere iyi cevap veren yüksek verimli çeşitlerin geliştirilmesi olduğunu görüyoruz. Elbette çiftçiler de ürünlerinden yüksek verim almak istiyorlar. Araştırmamız için görüştüğümüz çiftçiler hem hayvancılıkta hem de tarımda verimliliği nasıl artırabileceklerini öğrenmenin kendileri için öncelikli olduğunu söylediler. Toprak özelliklerini ve hangi ürünlerin bu özelliklere daha uygun olduğunu bilmek istiyorlar. Hayvancılıkta ise örneğin süt verimini nasıl artırabilecekleri konusunda daha çok bilgi sahibi olmak istiyorlar.

“Çiftçilerin tek önceliği yüksek verim değil”

Kars’ta görüştüğümüz yukarıda söz ettiğimiz çok eski ve kadim buğdaylardan biri olan kavılca buğdayını eken çiftçiler hem kavılca hem de diğer geleneksel buğday çeşitlerinde verimliliğin artmasına yönelik çalışmalara önem veriyorlar. Ayrıca hayvancılığın, kavılcanın ve diğer geleneksel ürünlerin birbirlerini tamamladığını ve güçlendirdiğini söylediler. Yani tarıma bakışlarındaki bütünlüğü görebiliyorsunuz. Sadece çok verim alabilecekleri tek bir ürün ekmek ve fazla kimyasal girdi kullanmak istemiyorlar. Coğrafyanın zorluklarının farkındalar, maddi kazanç ve geçimlerini sağlamanın yanı sıra içinde bulundukları ekosistemin gerektirdiği pratikler ve sürdürülebilirlik perspektifinden de bakıyorlar. Bu yüzden çiftçilerin önceliklerinin sadece yüksek verime indirgemek çok zor.

“Geleneksel ve bilimsel bilgi birbirini tamamlayacak şekilde bir araya getirilmeli”

Görüştüğünüz çiftçiler tarımdaki teknolojik gelişmelerden ne kadar haberdar, yeni yöntemleri ne kadar kullanıyorlar?

Çiftçiler bu gelişmelerden çeşitli kanallardan haberdar oluyorlar ama düzenli bir biçimde bilgilendiklerini söylemek zor. Zaten bu gelişmelerden de uygun bulduklarını kullandıklarını gördük; örneğin, yeni bir tohum çeşidini ya da yeni bir ürün ve girdiyi kullanıyorlar. Deniyorlar ya da denemiş komşularını gözlemliyorlar ve deneme başarılı olursa devam ediyorlar. Bu çiftçiler sadece geleneksel tohumları değil, geliştirilmiş modern tohum çeşitlerini de ekiyorlardı. Yani uzmanlardan gelen yeni bilgiyi reddetmekten çok, ihtiyaçlarını karşılayacak teknolojik gelişmelerle ilgili bilgileri edinmek istiyorlar. Örneğin, mühendislerden dedelerimizden öğrendiklerimizin üzerine koyabileceğimiz bilgileri öğrenemiyoruz diyorlar. Yani geleneksel bilgi ve bilimsel bilgi çeliştiği zaman, çiftçiler nasıl üreteceklerini seçme konusunda ikilemde kalıyorlar. Bu nedenle geleneksel bilgi ve bilimsel bilgi birbirlerini tamamlayacak şekilde ve birini diğerinin yerine koymadan bir araya getirilmeli ve araştırmalarda çiftçilerin önceliklerine ve ihtiyaçlarına önem verilmeli. Bu noktada, agroekoloji bir yol gösterici olabilir.

“Çiftçilerin ve mühendislerin birlikte çalışma süreci kurumsallaşmalı”

Bu iki bilgi çeşidinin birleştirilmesine yönelik başka ne gibi alternatif yöntemler olabilir?

Konuştuğumuz çiftçilerin küçük bir bölümü geleneksel tarım bilgisiyle bilimsel bilginin bir araya getirilemeyeceğini düşünüyordu. Ancak çoğunluk ziraat mühendisleriyle bir araya gelmeye önem veriyor. Örneğin ekim sırasında mühendisin tarlaya gelip neyin doğru neyin yanlış olduğunu göstermesini istiyorlar. Ayrıca çiftçilerin de mühendislerin bilmediği pek çok şeyi bildiğini ve karşılıklı bilgi paylaşımı yapılması gerektiğini söylüyorlar. Çiftçiler ve tarım uzmanları, ziraat mühendisleri eşit bir zeminde birbirlerinin bilgilerinden yararlanarak birlikte çalışmalı ve bu süreç kurumsallaşmalı. Zaten Türkiye’nin önemli bir tarımsal araştırma altyapısı var. Kamu sektörü, bilim insanları ve çiftçilerin bir araya gelerek tarımsal üretimdeki öncelikleri katılımcı mekanizmalarla belirlemeleri bir başlangıç noktası olabilir.

Hem üreticiyi hem tüketiciyi güçlendiren bir örnek: BÜKOOP

Küçük çiftçilerin güçlendirilmesi, geleneksel ürün ve yöntemlerin yaşatılması ve korunması konularında mevcut bir farkındalık var, bu farkındalık Koronavirüs sonrası daha da artacaktır. Bu noktada küçük çiftçilerin sürdürülebilir tarımsal uygulamalarda daha çok yer almaları desteklenmeli. Aslında alternatif yolların neler olabileceğine ilişkin çok da uzağımızda olmayan güzel bir örnek var. Üniversitemizde 2008 yılında ön çalışmalarına başlayıp 2009 yılında kurduğumuz bir gıda kooperatifimiz var: BÜKOOP. İkimiz de BÜKOOP’un kurucu ekibinde tam da bu konuların önemine inandığımız için yer almıştık. BÜKOOP, sağlıklı gıdayı kampüse kadar getiren, hem üreticiyi hem tüketiciyi güçlendirmeyi amaçlayan, küçük çiftçilerin sorunlarını ve ihtiyaçlarını dikkate alan ve bunlara birlikte çözüm üretmeye gayret eden bir girişim. Kooperatifte yıllardır çalıştığımız çiftçiler var, onlarla birlikte öğreniyoruz ve gelişiyoruz. Bunun yalnızca iyi niyetli bir hayal değil, gayet yapılabilir bir şey olduğunu da yaşayarak görüyoruz.

Share