‘’Bir sistemde problem üreten mekanizma, o sistemin kendisidir’’

Boğaziçi Üniversitesi’nin BU + Etkinlikleri kapsamında, geçtiğimiz Bahar döneminden itibaren sürdürdüğü Açık Ders seminerlerinin 5 Ocak 2017 tarihindeki konuğu Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği öğretim üyesi Prof. Dr. Yaman Barlas oldu.

Boğaziçi Üniversitesi Yaşam Boyu Eğitim Merkezi’nin (BÜYEM) katkıları ve Beşiktaş Belediyesi’nin işbirliğiyle gerçekleştirilen seminerde Prof. Dr. Yaman Barlas ‘’Sistem Yaklaşımı nedir, neye yarar, nasıl uygulanır’’ temasını irdeleyen bir seminer verdi.

Sistem Yaklaşımı veya Sistem Teorisi, literatürde şöyle tanımlanıyor: ‘Bir sorunu veya olguyu bir sistem (bütün) olarak ele alan bilimsel ve düşünsel anlayıştır. Organizmaları, yapıları, örgütleri, mekanizmaları, doğal oluşumları bir bütün oluşturacak biçimde birbirleriyle ve çevreleriyle ilişkili veya bağıntılı unsurlar dizisi olarak inceler’’.

Bir sistem içindeki sorunları/aktörleri /olayları tek tek incelemek yerine bu konular /aktörler /olaylar arasındaki ilişkilerin ve karşılıklı etkileşimin incelenmesinin önemini vurgulayan bu yaklaşım üzerine Prof. Dr. Yaman Barlas ile konuştuk.

Sistem yaklaşımı kavramını bize biraz anlatır mısınız, sistem yaklaşımın günlük hayatımızın içindeki karşılığı nedir?

Yaman Barlas- Sistem yaklaşımının özü, hepimizin bazı 'sistemik' nitelikli problemlerle karşı karşıya olduğumuz gerçeğidir. Bu problemler kişisel olabileceği gibi ülke siyaseti bazında ekonomik, siyasi problemler de olabilir. Genellikle toplumlarda, problemlerin 'dış güçler' ya da aktörler tarafından yaratıldığı gibi bir yaklaşım vardır. Karşılaştığımız o probleme ilişkin öncelikle ‘’Bize bu kötülüğü yapan kim?’’ diye sormaya başlarız. Bu bazen kötü hava şartlarıdır, bazen kötü bir doktordur, bazen dolandırıcı, sahtekâr bir şirkettir. Sistemin dışında birtakım süper güçlü aktörlerin o probleme sebep olduğuna dair geliştirilen bu yaklaşım aslında hayatımızı çok rahatlatan bir yaklaşımdır. Bu sayede kendimizi sistemin doğurduğu problemlerden sorumlu tutmaktan kurtarmış olur, şikayet ederiz ama sorumlu olmayız. Sistem yaklaşımında ise problemler bilimsel yöntemlerle incelendiğinde bu problemlerin yüzde 90’ında aslında durumun böyle olmadığı görülür. Bir başka deyişle, bir sistem ekonomik, siyasi, tıbbi, sosyal veya psikolojik bir problem yaşıyorsa, çoğu kez problemi üreten mekanizma o sistemi oluşturan ilişkiler bütünüdür, yani içinde yaşadığımız ve ‘yönettiğimiz’ sistemin kendisidir. Ancak değindiğim gibi, çoğunlukla problemi harici bir gücün ürettiğini düşünmekle kendimizi rahatlatmayı seçeriz. Bu durumda da problemin çözümü imkansızlaşır.

Peki, bu sistem dediğimiz şey, başlangıçta kuruluş aşamasındayken bu problemlerin olabileceği öngörülemez mi?

Bir sistem kurulurken -ki bu bir şirket olabilir,eğitim kurumu veya ülke ekonomisi olabilir- iki temel olasılık vardır. Ya sistem baştan kötü kurulur, ya da o sistemde zaman içinde problemler ortaya çıkar. Sistem problemlerinde çoğunlukla ikinci olasılık geçerlidir. Yani kurulmuş olan bir sistem zaman içinde problemler üretmeye başlar. Bir sistem içinde, kendi çıkarları için son derece rasyonel davranan üç-beş aktör birbiriyle etkileşime geçtiğinde sistem bir bütün olarak son derece irrasyonel davranan, sorunlu bir noktaya evrilebilir. 'Problemin kaynağı sistem içindeki ilişkilerdir' ile bunu kastediyoruz. Buna en iyi örneklerden birisi tedarik zinciri denilen sistemdir. Bir fabrikanın ürünlerinin dağıtımcı zinciri kanalıyla tüketiciye ulaşır. Tedarik zincirindeki pek çok ürünün envanterleri büyük dalgalanmalar gösterir. Fabrikanın, dağıtımcının, bayinin, bakkalın envanter ve tedariklerinde önemli dalgalanmalar olur. Yani zaman zaman talep fazlası ile karşılaşılır, bazen de talebi karşılayamayan miktarda envanter ile karşılaşırsınız. Ürün tarımsal bir ürünse bu zincirde dalgalanmalar yaşanması normal denilebillir, belli dönemlerin yağış-kuraklık dalgalanmalarıyla açıklanabilir. Ancak elektronik ürünlerde, beyaz eşyada, mobilyada, oyuncaklarda... bu tür dalgalanmaların olması nasıl açıklanabilr?. Bu tür vakaların araştırıldığı durumlarda sistem incelendiği zaman her aktörün tedarik zincirinin kendisi dışındaki bir yöneticisini, çeşitli 'dış' etkenleri veya aklınıza gelebilecek kendi dışındaki diğer nedenleri ileri sürerek suçladığı görülmüştür. Sistem yaklaşımı ile yapılan araştırmalardan çıkan önemli bir sonuç da gayet 'akıllı' yöneticilerin, lokal anlamda rasyonel kararlar verdikleri halde, sistemdeki diğer aktörlerle koordinasyon içinde olmadıkları zaman 'sistemin' son derece irrasyonel davranabildiğidir. Sistem yaklaşımında şöyle bir prensip vardır; yarın karşılaşacağımız sorunların sebebi büyük ihtimalle bugün almış olduğunuz kararlardır. Yine bu yaklaşıma göre bugünkü sorunların nedeni de dün aldığınız kararlardır. Dolayısıyla bir sistemde, sistemi oluşturan diğer ilişkilerle /unsurlarla koordinasyon halinde olmadan alınan kararların yarattığı sonuçlar şaşırtıcı derecede kötü olabilmektedir.

Sistem adına karar alıcıların genellikle yönetici sınıfı yani çoğunlukla iyi eğitimli, uzmanlaşmış kişiler oldukları düşünülür. Buna rağmen bir sistem kötü yönetilebilir mi?

'Sistem dinamiği' alanını kuran, sistem bilimcisi ve elektrik-bilgisayar mühendisi Jay Forrester’ın (ki kendisi bu yıl Kasım ayında vefat etti), klasik prensipleri vardır. Bir tanesi şöyle der: ‘’Özellikle akıllı ve bilgili insanların aldığı kimi kararlar sistemi çıkmaza sokar. Buradaki esas mesele bu kişilerin eğitimleri ve dünyaya bakış açılarının asistemik olmasıdır yani sorunlara lokal ve statik olarak bakmaya alışmışlardır’’.

Liberal demokrasilerdeki çöküş, günümüzü ifade etmek için kullanılan post -truth (hakikat sonrası) kavramı, Amerikan seçimleri ve Trump, AB’nin göçmen politikalarındaki tutarsızlıklar gibi genel anlamda küresel sistemi altüst eden gelişmeler söz konusu. Bütün bunlar sistemin tümden çöktüğünü mü gösteriyor bize?

Burada benim ilgimi çeken bir husus var; o da Trump’ın seçilmesine bu kadar şaşırmak. Sistemik yaklaşımla baktığınızda aslında bu sonuç sistemin doğal bir sonucudur. Çağdaş toplumda bilgi kaynakları yani medya eliyle yapılan bir 'bilgi' bombardımanı /propagandası söz konusu. Siz bu bilgi bombardımanı altında nasıl bir karara varabileceksiniz?

Peki, bu 'bilgi bombardımanı' neden insanların Trump gibi bir adaya oy vermesi sonucunu doğuruyor? Bu örnekte gördük ki, eğer güç bir biçimde belli ellerde yoğunlaşmışsa, bu gücün medya dünyasında çok büyük etkileri oluyor. Ben sorunu sandık demokrasisinin genel bir sorunu olarak görüyorum. Sandık demokrasisi günümüzde sistemik bir hastalık yaşıyor. Kamu yararı düşünmeyen bazı insanlar bir şekilde gücü ellerine geçirdiklerinde medya kanallarıyla kitleleri etkiliyorlar. Yeterli kitle desteğini bir kez aldıklarında, bu uzun vadede bir kartopu etkisi yaratabiliyor. Bir süre sonra bu tür güç odaklarının, partilerin, siyasi yaklaşımların, herhangi bir seçimi kaybetmesi artık imkânsız hale gelebiliyor. Yine Amerika örneğinden devam edecek olursak, son 20-30 yılda gerçek, özgün, seçim kaybetmekten korkmayan ve doğruları söyleyen, büyük güç odaklarına dayanmayan siyasetçi tipi yok olmaya başladı. O zaman seçmen 'yarım yamalak da olsa farklı bir şey söylüyor' diye düşündüğü herhangi bir X siyasetçisine oy vermeyi tercih edebiliyor. Tüm bunlar modern burjuva (sandık) demokrasinin bugün artık tam anlamıyla 'sistemik' bir sorun yumağına dönüştüğünü göstermekte.

Peki, çözüm nerede?

Bunun çözümü ‘’policy' analizi, yani seçim kuralları ve politikalarının analizi ile sistemi yeniden bütüncül olarak tasarlamaktan geçiyor. Bunun olabilmesi için tüm güç yapısının, propaganda kural ve kanunlarının, medya düzenlemelerinin, partilerin aldığı maddi desteklerin, baraj sistemi gibi pek çok unsurun baştan sona değişmesi lazım.

Sistem krizi sistem içindeki sorunları fark eden, muhalif diyebileceğimiz unsurları nasıl etkiliyor, onlara bir yenilenme fırsatı sunuyor mu?

Her sistem zaman içinde krizlere girer, ama krizin ya da buhranın derinliği sonunda çözüm için bir tür devrime yol açabilir. Sistemin köşeye sıkışması biraz da sistemin kaçınılmaz biçimde o sorunları çözmeye başlaması açısından bir şans olabilir. Büyük devrimler (siyasi, sanatsal, bilimsel) bu tür sıkışmaların ardından gelir. Tarih boyunca bilimde, sanatta, siyasette bunun örnekleri çok. Artık bildiğimiz 'saf' sandık demokrasisinden epey farklı, çok daha çoğulcu, çok boyutlu bir demokrasiye geçileceği aşikâr görünüyor. Bugünkü sandık demokrasisi ve siyasetinin bunalımı ve olası çözümü, çok tipik bir 'sistemik sorun' örneği oluşturuyor. Bu konuyu 'sistem yaklaşımıyla' daha genel olarak ele alacak olursak, bir sistemin iç yapısında, işleyiş kurallarında, sistem elemanları arasındaki ilişkilerde köklü ve kapsamlı bir değişikliğe 'devrim' diyebiliriz. Söz konusu sistemik/köklü değişiklik çok farklı düzeydeki sorunlarda gerekebilir. Bir şirketin üretim, dağıtım, fiyatlama kural ve kararlarında, ya da kişisel sağlığımızla ilgili yeme-içme, çalışma alışkanlıklarımızda, ya da küresel iklim değişikliği karşısında tüketim-üretim alışkanlıklarımızda köklü yapısal değişiklikler... Sistemik yaklaşım ve çözüm, çok farklı alanlarda ve düzeylerde gerekliliğini dayatabilir.

Söyleşi: Ö. Duygu Durgun /Kurumsal İletişim Ofisi

Fotoğraflar: Kenan Özcan

Share