Bir donanım ve yazılım konusu olarak aşk (*)

(*) Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Cem Say'ın, Herkese Bilim Teknoloji dergisinin 7 Nisan 2017 tarihli sayısında kaleme aldığı yazıyı Boğaziçi'nde Bilim okurları için sunuyoruz.

Yapay zekâ ile iştigal ettiğimi duyanların ilk sordukları soru, (genellikle bıyık altından bir gülümseme eşliğinde) “Peki ama bilgisayara aşkı öğretebilir misiniz?” oluyor. Hesap-kitap işleri tamam da, böyle duygusal konular bilgisayarların asla fethedemeyeceği insanî kaleler olarak görülüyor sanırım. Bu soruya standart cevabım şu: “Bilgisayar bir taklit makinesidir. Çalışma prensibini bildiğimiz her sistemi bilgisayara taklit ettirebiliriz, gönül işleri de dahil. Duygularımız da evrimsel gereklilikle ortaya çıkan, bir mantığa göre çalışan, fiziksel tabanı olan süreçler. Ama onları bilgisayara yerleştirmeyi ister miyiz, ondan emin değilim!” Sahi, aşk nedir? Nasıl çalışır? Nereden çıkmıştır? HBT’nin doğum günü sayısına bilimsel bir “aşk yazısı” yakışır! Buyurun: Eskiden atalarımız eşeysiz ürüyorlardı. Yani her birey tek bir bireyden kaynaklanıyordu. Sonra evrim büyük bir buluş yaptı: Bazı canlılar erkek/dişi olarak ayrılacak şekilde yapılandılar. Çocuğun genlerinin iki farklı gen listesinden rastgele karılarak seçilmesi, eşeysiz üremeyle elde edilemeyecek hızda farklı kombinasyonların denenmesine el veriyordu. Ne kadar farklı gen karışımı denenirse, hayatta kalıp soyunu sürdürme konusunda daha başarılı formüllere rastlama şansı o kadar çok oluyordu. (Doğa başarısız karışımları eliyordu zaten.) Bu erkek/dişi fikri çok tuttu; aradan geçen sürede gezegen böyle yapılanmış türlerle doldu. Tabii ki eski sistemden farklı olarak bu yeni düzende türün sürmesi için erkek ve dişi organların eşgüdüm içinde üreme işlemine katılması gerekiyor. Bitkilerde en azından dişi ve erkek organları arasındaki mesafe sabitti (bunun birçok istisnası var), ama yerlerinden kalkıp gidebilen, özgürce dolaşabilen hayvanların bu şekilde üreyebilmesi için tek çare beyinleriyle oynamaktı. Malum, “hayvan” olarak bilinen etten mobil robotların birbirlerinden görece bağımsız olarak evrilmiş birçok programı aynı anda çalıştıran kontrol merkezlerine “beyin” diyoruz. Kolun-bacağın koordine olarak hareket etmesi, görüntü tanıma, yiyecek bulma vs. nice yararlı davranış için evrilmiş bir yığın program, bedeni kendi istedikleri yönde çalıştırmak için beynin içinde çekişip duruyorlar. Hayvanları kuklacı oynatıyormuş gibi adım adım çiftleşme sürecine zorlayan program, bunların en öncelikli olanlarından elbet. Kelimenin tam anlamıyla, o olmasaydı hiçbirimiz olmazdık; çiftleşme programını aksatacak bir genetik hasara uğrayanların soyu hemen tükenir. Bu, potansiyel eşin görüntüsünü, kokusunu tanımaktan tutun da, kuşların ötüş melodilerinden diğer hayvanların karmaşık çiftleşme ritüellerindeki davranış detaylarını yönetmeye varıncaya dek el atılmadık altsistem bırakmayan karışık bir program. Allahtan bizde o kadar değilse de, donanım kısıtları nedeniyle üreme işlemleri bazı türlerde çok zahmetli, hatta ölümcül olabiliyor. Rasyonel bir bireyin çekeceği eziyet değil yani. Ama kafasında böyle bir program çalışan birisi nasıl rasyonel davranabilir ki? Yavruların kendi başlarının çaresine bakamayacak kadar gelişmemiş seviyede doğduğu bizim gibi türlerde bir de “çocuk sevgisi” programı var. Bu iki sevgi programı aynı kökenden geliyor gibi: İkincisi birincisinden bir tür kopyala-yapıştır-değiştir süreciyle evrilmiş gibi görünüyor. Birçok açıdan benziyorlar. Hikâyemizin buraya kadarki bölümü bile "yüksek hayvanlar"da gördüğümüz göz yaşartıcı sevgi örneklerini açıklıyor, ama insan beyni olayı daha da büyüttü: Diğer türlerinkilerden farklı olarak, insanlardaki beyin bir de “dil” denen sembolik gösterim ve iletişim imkânını destekliyordu. Matematiksel nedenlerle son derecede esnek bir sistem olan dil, evrilmesi sırasında hiç söz konusu olmayan, "gereksiz" ve hatta "imkânsız" şeyleri de düşünülebilir kılarak beyne takla attırdı! Vücudu sevk ve idare etmek, başka bireylerin davranışlarını öngörmek için modelleme aygıtı olarak evrilen zihin, kendi içine bakabilir hale gelmişti. İnsanlar elbette kendi programlarının nasıl çalıştığını göremiyorlar, evrimi filan hiç bilmiyorlardı. Kafalarında bir sesle kalakalmışlardı. Artık sadece genler değil, fikirler de evrilmeye başlayacaktı. Evrimsel baskılar nedeniyle beyin ne kadar büyük olursa o kadar iyidir, ama insan dişilerinin doğurabilecekleri çocukların kafaları “mimarî” kısıtlar nedeniyle belli bir boydan büyük olamıyordu. Bu yüzden insan yavrularının gelişmelerini tamamlamadan doğup yıllarca bakılmaları gerekiyor, anne ile babanın bu uzun süre boyunca birlikte yaşaması halinde çocukların hayatta kalma olasılığı yükseliyordu. Kabile ortamında enerjisini sadakatsiz eşinin başkasından doğurduğu çocuğa bakarak harcayan adamın genleri tükenip gidiyor, kıskançlık genleriyse soylarını sürdürüyordu. Kafalardaki sesler dünyayı anlamlandırayım derken aşk, sevgi, kıskançlık, nefret vs. tüm bu şartlara uygun bir resim çiziyordu. Zekâ cinsel rekabet için de faydalı olması nedeniyle iyiden iyiye bir “beka” sorunu haline gelince zihinlerimiz binlerce yıl bu baskılar altında yarışarak evrildiler. İşte bugün kafalarımızda çalışan bilinç programlarımız bu temellerin üzerinde kurulu. Bu yazıyı iki farklı tür okuru düşünerek yazıyorum. İlki, girişte sözünü ettiğim, “ama bilgisayarlar şu insanî yönlere sahip olamaz ki!” düşüncesindekiler. Sevgili dostlar, gördüğünüz gibi etten yapılmış bilgisayarlar en “hisli” duygulara sahip olabiliyor, ve burada önemli faktör “et” olmadığına göre günün birinde dilersek tüm bunları robotlara da yaşatabilmemizin önünde temel bir engel yok. Bunların bilimsel, hatta düpedüz “bilgisayarsal” bir açıklamasının olması onları daha az muhteşem yapmıyor. Tam tersi! Böyle müthiş bilmeceleri çözebiliyor olmamız insan olmaktan gurur duymamız için bir vesile. Yaşasın bilim! Hitap etmek istediğim ikinci tür okur ise çok daha küçük, ama sempati duyduğum bir azınlık. Bazen iyi öğrenciler veya Uzay Yolu hayranları gibi biraz fazla düşünmeye yatkın kesimler arasında rastlıyorum kendilerine. Yukarıda sözü geçen duygulara sahip olmak istemeyen insanlar bunlar. Muhtemelen üzülmekten veya utanmaktan çekindikleri için kendilerine bir robot kabuğu örüyorlar. Başka meşgaleleri var. Dedim ya, onları anlıyor ve seviyorum. İşte onlara sesleniyorum: Başka pek çok değeriniz var, ve yaşam çizginizi dilediğiniz gibi çizmekte özgürsünüz kuşkusuz. Ama robotlarınkinin aksine sizin hem yazılım, hem de donanımınızın tam burada anlatılan işler için evrildiği de bir gerçek. Mutluluğun bir kapısı da orada yani. Hele de sizin gibi akıllı, nazik, iyi insanlar için. Haberiniz olsun. Hayırlı bir gelecek dileklerimle! Cem Say

Share