Bilim dünyası dil olgusunun gizemini araştırıyor

Doç. Dr. Mine Nakipoğlu ile ‘’Dil, Beyin ve Evrim’’ ilişkisi üzerine söyleştik

İnsan türünün belki de en büyük başarısı olarak adlandırabileceğimiz dil olgusunun evrimsel açıdan çok yakın bir zamanda, 75.000-100.000 yıl önce ortaya çıktığı varsayılıyor. Son yıllarda dilbilim çalışmalarının temel ilgi odağı olan dilin evrimi ve dil-beyin ilişkisi konusunda önemli bir birikim edinmiş olsak da henüz dil olgusu gizemini sürdürmeye devam ediyor.

Psikodilbilim, dil edinimi ve nörodilbilim alanlarında çalışmalarını sürdüren Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Mine Nakipoğlu Boğaziçi Üniversitesi’nin başlatmış olduğu ‘’Açık Ders’’ programı kapsamında 23 Mayıs’ta verdiği ‘’Dil, Beyin ve Evrim’’ seminerinde insanoğlunun en önemli yetisi olan dil hakkında dinleyicilere çarpıcı veriler sundu.

Mine Nakipoğlu ile seminer öncesinde bir araya gelerek insan için en önemli bilişsel süreçlerden biri olan ‘’dil yetisi’’ üzerine konuştuk. Yalnızca insan türünde rastlanan bir özellik olan dilin nasıl geliştiğini, dil yetisinin beyne nasıl yerleştiğini, beyinde nasıl temsil edildiğini ve geçirdiği evrimsel süreci dinledik

‘’Dil, Beyin ve Evrim’’. Açık Ders seminerinizin başlığı olan bu üç kavram nasıl yan yana geldi, buradan başlayabilir miyiz ?

Dilin ne olduğunu anlamak için evrim olgusu üzerinde düşünmek gerekiyor. 4.6 milyar yaşındaki gezegenimizde insan türü 6 milyon yıl önce ortaya çıkıyor. İnsan, canlılar dünyasında dil yetisine sahip tek tür ve diğer maymunsulardan ayrıldığı 6 milyon yıl öncesinden günümüze çok hızlı bir zaman yolculuğu yaparsak, son 200 bin seneye geldiğimizde dile ilişkin net bir şeyler görmeye başlıyoruz.

İnsanların göç yolları üzerine yapılan çalışmalar modern insanın Afrika’da 200-150 bin yıl önce ortaya çıktığını, 60 bin yıl önce Güney Doğu Asya’ya, 35-40 bin yıl önce Avrupa’ya, 15 bin yıl önce de Amerika’ya göç ettiğini ortaya çıkarmakta. Sonuçta günümüzde dünya üzerinde konuşulan yaklaşık 6500-7000 dili ve bugüne kadar yok olmuş binlerce, belki on binlerce dili düşündüğümüzde dillerdeki çeşitliliğin en fazla son 35.000 yıldır gözlemlendiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Dillerdeki bu çok hızlı tarihsel değişimler, örneğin çoğu Avrupa kıtasında konuşulan Indo-Aryan dillerin en fazla 10.000 sene önce ortak bir ilk-dilden türemiş olabileceği tezi dilin ne tür bir evrim sonucu ortaya çıktığı sorusunu daha da ilginç kılmakta. Bu da bizi insan beyni nasıl oluyor da dil gibi bir yetiyi üretmiş, bu yeti nasıl ortaya çıkmış gibi sorulara götürüyor.

Bu çerçeveden hareketle, dili beyni anlatmadan anlamak mümkün olmadığı gibi dilin evrimini düşünmeden nasıl bu kadar karmaşık olabildiğini anlamak da mümkün değil. Dolayısıyla bu üç konuyu, dil, beyin ve evrimi birleştirerek aktarmayı düşündüm.

Diller nasıl ortaya çıkıyor, bu konuda ne tür görüşler var?

Dil kültürel bir evrimin mi yoksa biyolojik bir evrimin mi ürünü? Dilin evrimi üzerine yapılan çalışmalar özellikle bu soru etrafında kamplaşmaktalar. Dilin kültürel bir evrimin ürünü olduğunu öne sürenler örneğin son 10.000 yıl içinde ortaya çıkan çeşitliliğin evrimsel zaman açısından genetik bir iz bırakamayacak kadar hızlı bir değişim olduğunu savunmakta. Bu görüşe göre ilk-dil büyük olasılıkla jestlere, beden hareketlerine dayanan, ses-temelli olmayan bir dildi. İnsan türünün daha büyük gruplar halinde yaşamaya başlaması ses-temelli bir iletişim sisteminin gelişimini/ kullanımını tetikledi.

Dilin biyolojik evrimin ürünü olduğunu öne sürenler ise dil olgusunun kültürel evrimle açıklanamayacak kadar karmaşık bir yapısı olduğunu, beynin ani bir mutasyonla başka bilişsel yetiler için zaten kullanmakta olduğu beyin bölgelerini dil için de kullanmaya başlamış olması gerektiğini öne sürmekteler. Bu görüşe göre bugün kullandığımız dilin ortaya çıkmasında rol oynayan temel değişim içsel-düşünme yeteneğini kazanmış olmamız.  

Bilim dünyası dil yetisini genetik değil moleküler bazda araştırıyor

Bu kadar karmaşık bir yeti nasıl oluşuyor?

Kuşkusuz dil biyolojik evrimin ürünüyse genetik izleri olmalı. Bu izin gen bazında olup olmadığı araştırılıyor. Bilindiği gibi insan türünde 24.000-25.000 gen var. Bugüne kadar yapılan araştırmalar dil olgusunu açıklayan net bir gen bulamadı. 1998’de dilbilim dünyası dil ile özdeşleştirilen FOXP2 olarak adlandıran bir genin keşfiyle epey bir heyecan yaşadı ama söz konusu genin dil yetisine sahip olmayan hayvanlarda da bulunduğunu öğrendik. Sonuç olarak müthiş bir karmaşıklık barındıran dilin tek ya da birkaç genle açıklanması mümkün değil. Belki de binlerce gen bu yapıda rol oynuyor. Bu tür araştırmalar hala devam etmekte ancak bilim dünyası artık gen bazında değil moleküler bazda dilin yapısını çözmek üzere çalışmalara yönelmiş durumda. 

Dil konusundaki temel tartışmanın, dilin doğuştan gelen bir yeti mi yoksa sonradan öğrenilebilen bir yeti mi olduğu üzerine yoğunlaştığını söylemek mümkün. Ünlü dilbilimci/ düşünür N. Chomsky dilin doğuştan gelen bir yeti olduğunu iddia ediyor. Genelde bilim dünyasını bu tezi destekliyor, yani beynin çeşitli bölümlerinin dil uyaranlarına hazır olması, doğuştan gelen, anatomik olarak kendiliğinden getirdiğimiz bir özellik. Ancak çocuk doğduğunda çevresinde herhangi bir dile maruz kalmaz ise dilin ortaya çıkması da mümkün olamıyor.

Dil ile ilişki anne karnında başlıyor

Peki, insanoğlu dili anlama, öğrenme, kullanma yetilerini nasıl ediniyor?

Dil öğrenme yetisine biz dil edinimi diyoruz. Son 20 yılda yapılan araştırmalar dil ediniminin anne karnında başladığını gösteriyor. Bebeklerin 30. haftadan itibaren, yani doğumdan 10 hafta önce anne karnında annenin sesini duyabildiklerini biliyoruz. 30-35 sene öncesine dek bebeklerin konuşana dek dile dair herhangi bir şey bilmedikleri düşünülüyordu. Ancak son zamanlarda yapılan araştırmalar da gösteriyor ki bebekler birtakım dilsel uyaranlara hem doğum öncesi hem de doğumdan hemen sonra tepki verebiliyorlar. Örneğin iki-üç günlük bebeklerle yapılan deneyler bebeklerin farklı ritme/ ezgiye sahip dilleri birbirinden ayırt edebildiğini gösteriyor. Bu çok önemli bir bulgu. ‘’Agu’’lamanın başladığı, yani bebeğin seslerle oynamaya başladığı 6. aya kadar özellikle ABD’de yapılan çalışmalar bebek beyninin müthiş bir bilgisayar gibi çalıştığını, maruz kaldığı dil uyaranlarını (ses, hece, sözcük) depoladığını, bu uyaranların düzenlilik gösterip göstermediğine ilişkin hipotezler geliştirdiğini gösteriyor. Yani henüz sessel anlamda bir dil üretimi duymuyoruz ama beyin dilin kodunu deşifre etme konusunda aktif olarak çalışıyor. Bir başka deyişle, insanoğlunun dille olan ilişkisi anne karnından itibaren başladığı kanıtlandığından bu yana bu alanda çok sayıda araştırma da yürütülüyor.

Öte yandan biz dili sadece bir ses iletimi olarak düşünmüyoruz, içinde barındırdığı jestler de çok önemli ve son 20 yıldır bu konuda ciddi araştırmalar yapılıyor. Normal gelişim gösteren çocuklar 11. aydan itibaren sağlaksa sağ işaret parmağı ile solak ise sol işaret parmağıyla işaret ediyor. Bu da çocuğun bilişsel gelişimi açısından çok önemli bir kilometre taşı. İşaret etmek sadece kendi ihtiyaçlarının giderilmesi için kullandığı bir araç değil, heyecan duyduğu şeyleri başkalarıyla paylaşmak için de işaret etmeyi kullanabiliyor. Bir içsel dil geliştirmiş oluyor. Örneğin otistik çocuklarla yapılan çalışmalarda bu çocukların herhangi bir şeye işaret etmedikleri ve göz teması kurmadıkları görülüyor. Dolayısıyla dilin temelinde sosyalleşme süreci de önemli bir yer tutuyor.

Çocukların sözcükleri anlaması 10. aydan itibaren, üretmesi ise 18. aydan sonra başlıyor. Çocuk yaklaşık 50 sözcüğü üretebilirken aynı dönemde 200 kadar sözcüğü anlayabiliyor. Dil edinimi süreci aslında çok uzun bir süreç, 12 yaşına kadar devam ettiğine ilişkin önemli bulgular var.

Dil gelişimi için kritik yaş nedir?

Şu anda yürütülen çalışmalar ve farklı görüşler var ancak 0 yaştan 12. yaşa kadar dil gelişimi için kritik dönem diyebiliyoruz. 12. yaştan sonra, hiç dil uyaranına maruz kalmamış bir çocuğun dil yetisini geliştirmesi çok zor. 

Dilin evrimi sürecinde beyin nasıl faaliyet gösteriyor?

Dil fosilleşebilen bir yapı olmadığı ve başka hiçbir canlı türünde rastlanmadığı için evrim çalışmaları açısından kuşkusuz çok büyük zorluklar barındırmakta. Dil, insan beynine yerleşmiş bir yeti, ancak dil olgusuyla ilişkilendirilen bazal ganglia, neokorteks hatta talamus yumuşak dokudan oluşan organlar oldukları ve fosilleşemedikleri için nasıl bir evrimsel süreçten geçtikleri tam olarak bilinemiyor. Özellikle neokorteksin gelişimiyle ilgili, evrimsel süreçte hominid kafatası kemiğindeki değişikliklerden yararlanarak modeller geliştirmek ve konuya ışık tutmak mümkün olabilmiş. Beyin arkadan öne, aşağıdan yukarı doğru evrilmiş bir organ. Örneğin görme yeteneğimiz arka lobumuzda; dil yeteneği ise, sol yarımkürenin ön lobuna ve şakak lobuna yerleşmiş durumda. Dil ve beyin ilişkisinde bildiğimiz temel bilgiler, beynin yarı küreleri asimetrik, sol yarımküre sağdan biraz daha büyük. Sağ yarımküre daha erken geliştiği için dil önce sağ yarımküreye yerleşiyor. İlk 18 ayda çocuğun beyninde sağ yarımküre daha aktif, 18 aydan sonra ise bu yeti sol yarımküreye taşınıyor. Dil yetisi yaşamımız boyunca sabit bir şekilde sol yarımkürede kalmıyor. Bilim dünyasından yeni bulgulara göre yaşlanmayla birlikte, hatta 25 yaşından başlayarak, bu yeti yeniden soldan sağ yarımküreye doğru hareket etmeye başlıyor. Bu durumun dil yetisinin yaş arttıkça azaldığına ya da zayıfladığına işaret edip etmediğini bilmiyoruz ama beynin esnekliğini göstermesi açısından ilginç bir bulgu. 

Share