Arzu ya da kaygı nesnesi olarak yemek…

Tüketim Çalışmaları, Yemek Kültürü, Tarım ve Kır Sosyolojisi, Tarihsel Sosyoloji alanlarında çalışmalarıyla tanınan Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi ve Rektör Danışmanı Prof. Dr. Zafer Yenal, Türkiye’de geçtiğimiz 10 yılda sayıları hızla artan yemek programlarını ve bu programların gördüğü ilgiyi Bianet’e verdiği söyleşide yorumladı. Günümüzde yemeğin salt bir tüketim nesnesi olarak öne çıkarıldığını vurgulayan Zafer Yenal’ın BİA Haber Merkezi’nden Selay Dalaklı’ya verdiği söyleşiden dikkat çekici bölümleri derledik.

Tüketimci bakış açısının toplumsal ilişkilere nüfuz etmesi

Türkiye'de düzenli olarak yemek yazılarının, restoran değerlendirmelerinin gazetelerde yayınlanması 1980'li yıllarda oluyor. Yine bu yıllardan sonra yemek dergilerinin, yemek kitaplarının sayısında artışlar görüyoruz. Dolayısıyla son yıllarda yemek programlarına gösterilen ilgi genel olarak yemek medyasının büyümesiyle ve yemek konusunun popülerleşmesiyle alakalı bir yönüyle.

Daha geniş bir çerçeveden baktığımızda da aynı dönemde tüketim alanının hem genişlemesi hem de derinleşmesi söz konusu. Yani eğitimden sağlığa, gıdadan dekorasyona hem farklı alanları ve ürünleri içine alacak şekilde tüketim ve tüketimin dinamikleri hayatın her alanına giriyor. Ekonomik liberalizmin ve piyasacı anlayışın hegemonyası, tüketimci bakış açısının toplumsal ilişkilere nüfuz etmesini beraberinde getiriyor.

Üretim süreçlerinin giderek gözden ırak hale geldiği ve örgütlü emeğin bastırılmasıyla politik önemini yitirdiği, kamusal alanın giderek daraldığı, siyaset yapmanın zorlaştığı, otoriter yönetimlerin hemen her yerde iş başına geldiği bir dünyada özel alan giderek şişiyor. Haliyle yemek de dahil özel alana şekil veren pratiklere ilgi artıyor: Fitness'a gidenler, psikoloğuna danışanlar, diyet yapanlar, yemek kurslarına gidenler... Son zamanlarda tüketim alanını oluşturan hemen hemen tüm pratikler hem bir gösteri hem de küçük, mikro uzmanlık alanına evriliyor.

Yemek programlarından kültürel sermaye devşirmek…

İktisadi sermaye kadar, kültürel ve sosyal sermayenin eşitsiz dağılımı da sınıfsal kimliklerin oluşmasına katkıda bulunuyor birçok yerde. Cebinizdeki, bankadaki paranız kadar, ne tür müzik dinlediğiniz, evinizi nasıl döşediğiniz, yiyecek tercihleriniz ve kimleri tanıdığınız da sizi birilerine yaklaştırırken birilerinden de uzaklaştırıyor. Bütün bunlar hem "biz"lerin hem "öteki"lerin şekillenmesinde çok etkili oluyor.

Yemek programlarından insanların ne kadar kültürel sermaye devşirip devşiremeyeceği çok tartışılır. Kültürel sermayenin temel aktarım mekanizması eğitim kurumları... Yemek programlarından ziyade son zamanlarda sayıları artan yemek kursları, sertifika programları, tadım atölyeleri bu minvalde değerlendirilebilir. Günümüzün dünyasında amatör baristalardan, ekmek ustalarından, sommelierlerden geçilmiyor ne de olsa...

Yemek salt bir tüketim ürünü olarak gündemde

Son yıllarda özellikle dijital teknolojilerin etkisiyle görselliğin patladığı bir dünyada yaşıyoruz. Herkes her şeyi fotoğraflıyor, filmini çekiyor, başkalarıyla paylaşıyor. Tabii yemek dünyası da bundan nasibini alıyor. Artık birçok yemek mekanının iç tasarımı yapılırken yemeklerin tüketicileri tarafından fotoğraflanmasıyla ilgili öncelikler ve kaygılar da gündeme geliyor.

Tabii bir yandan da yemeğin en sıra dışı halleriyle kendilerine bir takipçi, müşteri kitlesi yaratmaya çalışan girişimciler, markalar var... CznBuraklar, Nusretler, midyeciler, vs... Elbette bunların daha üst gelir gruplarına hitap eden daha sofistike versiyonları da çok...

Bütün bunlar bence son yıllarda yemeğin salt bir tüketim ürünü olarak gündeme gelmesiyle alakalı. Yemek bizim için sıklıkla ya bir arzu nesnesi ya da kaygı nesnesi... En şahane, en otantik yemeği nerede, nasıl yerimden acaba yersem çok kilo alır mıyım'a giden bir yol yani...

Bu yolda çok çok nadiren karşımıza üreticiler çıkıyor, çok çok nadiren yemeğin üretim koşullarını düşünüyoruz. Bu durumu en kestirmeden açıklayabilecek kavram yabancılaşma sanırım.

''Şatafatın, lüksün, fazla tüketimin, israfın garipsenmediği, sıradanlaştığı bir dönemi yaşıyoruz''

Türkiye'de ilk yemek yazılarını yazanlar arasında bizim esas olarak sinema eleştirmeni olarak bildiğimiz Atilla Dorsay vardır. Yanılmıyorsam 1982-1983 yıllarında Cumhuriyet gazetesinde "Ağız Tadıyla" diye bir köşede mutfaklar, restoranlar üzerine değerlendirmeler yazıyor.

Dorsay, daha sonra bu yazılarını toplayarak aynı isimle yeniden yayınladığı kitabın önsözünde bu yazıların dar gelirli okuyucuları tarafından ne kadar çok yadırgandığını anlatır. Hayat pahalılığının ve yoksulluğun çok olduğu herkesin her şeye erişemediği bir zamanda lüks yemeklerden, pahalı restoranlardan bahsetmenin birçok okuyucusunun tepkisini çektiğinden bahseder.

Bana bu durum hep oldukça manidar gelmiştir… O zamandan bu zamana değerlerin, genel kabullerin, siyasi tavırların ne kadar çok değiştiğine dair bir karşılaştırma imkânı sunuyor sanırım bize. Şatafatın, lüksün, fazla tüketimin, israfın garipsenmediği, sıradanlaştığı bir dönemi yaşıyoruz sanırım.

Bu salgın dönemi umuyorum ki insanlar için uyarıcı olmuştur, neyin gerçekten ihtiyaç olduğunu anlamak açısından. Doğa üzerindeki tahribatımızın sürmesi durumunda bizleri bekleyen felaketler açısından...

 

Söyleşinin tamamını okumak için: http://bianet.org/bianet/yasam/230699-yemek-siklikla-ya-bir-arzu-ya-da-kaygi-nesnesi

 

 

Share